En Çok Okunanlar

Mahir Ünal ve Dünyaya Bakış

Siyasiler toplumun resmini tarihin tuvaline işleyen sanatçılardır. Sanatçının eseri onun zihin bahçesini etkileyen iklimle de ilişkilidir. Ülkemizi yöneten liderlerin zihin ve ruh yapısı, hayata bakışı merak konusudur: Dünyayı nasıl algılıyorlar? Aynı yere bakmamıza rağmen bizim göremediğimiz hangi farklılıkları, nasıl görebiliyorlar? Temel yargıları nedir? Hangi ilkelerle hareket ediyorlar?
Bu yazı Kahramanmaraş Milletvekili, Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı, Mahir Ünal’ın sosyoloji, psikoloji, ilahiyat, tarih, siyaset, edebiyat, felsefe gibi alanları içeren ve çoğu akademisyene ders niteliğinde bir TV kanalına yaptığı konuşmasından yansıyan satır aralarında dile gelen düşüncelerinin özetidir.
İnsan –özellikle de bir Müslüman- “havf ve reca” halinde -korku ile ümit- arasında olmalıdır. Özellikle de günümüzde doğru ve yanlış olguların sürekli yer değiştiği göz önüne alınırsa çok net, çok kesin, her şeyi bilen ve kendi doğrusunda ve yanlışında sabit olma hali çok da kabul edilebilir bir durum değildir. Zira doğru ve yanlış kabullerin, zaman ve mekân boyutunda yer değiştirebileceğinin farkında olmak aynı zamanda başkalarıyla da iletişimde olmamızı da sağlayacaktır. Bu durum insanın güncel hayatın içinden çıkıp fikren ve ruhen savrulmasına da neden olmamalıdır. Mevlana misali bir ayağımızı inanç ve değerlere sabitleyecek fikri şahsiyetimizi ve kimliğimizi belirleyen ilkelerin yanında dururken, diğer ayağımızla da sürekli evrende ve dünyada olup bitenleri anlama ve arama çabasını da zorunlu kılar.
İnsan ait olduğu yeri bilmelidir; insanın nereye ait olduğunu, kim olduğunu bilmemesi onun, fikren ve ruhen savrulması anlamına gelir. Bunun öz ifadesi “milli olmama” halidir. Bu hal kaçınılmaz olarak gerçeklik, doğrular ve yanlışlar hakkındaki kanaatlerimiz üzerinde ilk etkiyi yapar. Bunun etkilerini hayatın her safhasında gerçekliğin onayladığımı veya onaylamadığımız sonuçlarında görebiliriz. İnsanın hayata karşı duruşunu değerleri, inançları, ilkeleri ve diğer değişkenlere karşı tutumu belirler. Bu da insanın meselelere nereden baktığına bağlıdır. İnsanın sabitleri ve değişkenleri, ona yeniden bir üretme ve yenilenme imkanı vermelidir.
Ünal, eğitime bakışını memleketinden yedi güzel adamın yetiştiren bir kültür iklimi olarak, kundak, toprak, ruhu olan şehir, istiklal şehri olarak bahseder. Burada dile getirdiği kültürel iklim önemlidir. Zira bu tanımlama, şiirin ve edebiyatın başkenti Maraş’ın yetiştirdiği birçok edebiyatçının kültür hayatımıza katkılarını dile getirmenin yanında eğitim sürecinde beşiğin, kundağın, toprağın ve eğitim sürecindeki ortamın önemini de ifade etmektedir. Zira eğitim, kültürel bir iklimde ortaya çıktığı zaman ancak terbiyeye dönüşür. Bu ifadeyle, kültürel iklimin ve eğitimin “terbiye” boyutuyla insana odaklanan yönünün olması gerektiğine işaret eder.
Kültürel iklim, okulların fiziksel yapısından başlayarak program ve müfredatının, içeriğinin, işleniş tarzının, okulun aile ve toplumla iletişiminin, hem geçmişi hem de geleceğe bakışı sağlayabilecek ufuk ve hedefe sahip olması gerektiğinden, eğitimin ve okul ikliminin ya kendisi hayat bulmuş ya da hayatı dersliğine almış bir sistemle yeniden yeniden kurgulanması gerektiğine işaret eder.
Zira kültür, yaşam biçimidir. Kültürün aktarılmadığı okulda da terbiye gerçekleşmez. Mekanik bilgi değiş tokuşu gerçekleşir ki bu eğitimin ruhuna aykırıdır.
Maraşlı olmak edepli olmaktır, İfadesi, edebiyatın şehrinde eğitim gören bir insanda aranan en temel karakterin de “edep” olması gerektiğine dair yol gösteren bir sabitliktir. Eğitim insana davranışları aşarak “kimlik” kazandırmalıdır. İnsan davranışlarında zaman zaman hata yapabilir ancak bu, alışkanlık haline gelip onunla anılmaya başlandığında artık o “kimlik” olur. Bu nedenle davranışlarla kimliğin ayrımını iyi yapmak gerekir.
Bir toplumun anlayabilmenin, kültürel kodlarını kavrayabilmenin en kestirme yolu önce inanç kodlarını anlamaktır. Kültürel kodlarımız bizim davranış kodlarımızdır. Hayata bakışımızı, sosyolojik olarak toplumsal yapının temel kurumlarıyla olan ilişkimizi bu kodlarla anlamlandırırız. Bu durum da o toplumu yönlendiren inanç kodlarını tanımayı zorunlu kılar. Eğer siyasal sistem ya da eğitim sistemi, toplumun inanç kodlarını ve dolayısıyla kültürel kodları anlatmaktan ve anlamaktan uzaksa ise bu sistemin çıktısı olan insanları da yaşadıkları toplumu anlamlandırması beklenemez.
Eğitim yabancılaşmanın değil hayatı ve toplumu, dünyayı ve evreni anlamaya, idrak etmeye yol açan anahtarla donatılmalıdır.
Kitaplar bize, olması gerekeni anlatır. İdeal olan şeyleri betimler. Oysa hayat dinamiktir. Değişkendir. Yüzme yarışmasına katılan çocuğun yüzmeye dair her şeyi okumuş olması onu boğulmaktan kurtarmaz. Dolayısıyla eğitim sistemi, olabildiğince bize hayatı anlatan, dinamik hayata hazırlayan bir sisteme yaklaşması gerekir. Ayrıca okuduklarınızın peşinden gitmek yerine, okuduklarınızı yaşadıklarınıza anlamaya çalışmak için bir kaynak ve hafıza haline getirmek de bu sistemin öğretilerinden biri olmalıdır”
Artık toplumsal alanda yeni şeyler oluyor. Yeni ilişki biçimleri, yeni toplumsal katmanlar, yeni üretim biçimleri oluyor. Teknolojik gelişmelerin ortaya çıkaracağı yeni şeyler oluyor ve olacak.
Eğitim sisteminde atladığımız bir durum var ki; biz büyürken zihnimiz, coğrafi olarak şekillendi. Bizim için yakın ve uzak vardı. Şimdi ise zihinler, fiziki coğrafyaya göre şekillenmiyor; sanal bir coğrafyaya göre şekilleniyor. Artık gençler için yakın ve uzak yok, her şey bir “tık” mesafesinde. Gençler için ara süreç yok.
Oysa bizim eğitim sürecimizde bir ara süreç vardı ki biz, karşılaştığımız her şey için bir anlam üretmek zorundaydık. Bir eşya ile ilişki kurarken eşyaya bir sürü anlam yüklerdik. Bir insanla tanıştığımızda da böyleydi. O yüzden edebiyatın bir anlamı vardı. Çünkü edebiyat anlam üretmekle ilgilidir; dünyaya ve insana dair anlam üretme sürecidir. Eğitim sistemi de anlam üretmeli, anlam üretme mekanizması olmalıdır. Oysa İnsanlar artık sadece yaşıyorlar ve tüketiyorlar. Ne yazık ki anlam üretmek, anlamsız kaldı.
Anlamlandıramadığınız kavramlar kirlenmeye açık kavramlardır. Zira kirlenmenin daha çok anlamlandırılmamış kavramlar üzerinde olduğunu görüyoruz. Bir kavram ne kadar az anlamlandırılmış ise saf kalma gücü de o denli zayıftır.

Türk toplumu siyasal değişim ve dönüşüm zamanlarında, kültürel iklimi ayakta tutan kilit taşı görevi gören kavramsallaştırmalarda anlam kaymaları yaşadı. Toplum kurtuluş savaşı sonrasında, yeni devletin kuruluşu ve oluşumunun ardından üç ayrı ekibin; İslamcılar, Batıcılar ve Milliyetçi aydınların hayatı anlamlandırma mücadelesi arasında kaldı.

Selçuklu ve Osmanlı mirasını reddeden yeni bir iklime doğru doktrin ve ideolojik araçlarla evirilmeye zorlandı. Bu dönem de eğitim aygıtı kullanılarak, Yunan Klasikleri tercüme ettirildi ve yayınlattırıldı. Eğitimde, sanatta, kültürde bu düşünceler topluma yine kendi eğitim kanalıyla enjekte edildi. Eğitime “milli” eki takılarak bir ideolojinin enjekte edilmesi süreci hızlandı.
Oysa eğitim, evrenseldir; milli değildir.
Türk toplumunun düşünen aklı, Tanzimat ve Islahat fermanıyla başlayan bir süreçte 1876 Sanayi Devrimiyle sonrasında değişen ve gelişen Batıya karşı ne olup bittiğini anlamaya çalışırken savruldu. Düşüncemizi kaybettik ve modernleşmenin kavramları karşısında bir türlü mirasımızı da omuzlayacak, yeni kültürel iklimde bir pozisyon alamadık. Tarihi Kültürel iklimden bugüne taşıyabildiğimiz sadece edebiyatçıların aklından dile getirmeye çalıştığımız ve bize ulaşan İslami “duygular” oldu. Oysa bizim ihtiyaç duyduğumuz şey; bir İslam düşüncesi, idrake uygun bir düşünce inşa etmek, yeni bir İslami düşünce inşa etmektir.
Bugün bizim bir düşünce krizinden kaynaklanan bir ahlak krizimiz var. Ahlakı inşa eden, düşüncedir. Kriz nihayetinde sadece kavramsal alanda değil bütün sosyal alanlarda yaşıyoruz. FETÖ bu krizin bir sonucudur. FETÖ bu krize neden olan, düşüncenin taşınmasına engel olanların rahminde yetişmiş bir yapıdır. Baskılar ve yabancılaşmış kültürel iklim ve idraksizlik, bunun başlıca nedenidir. Şerif Mardin: “Tanzimatla başlayan toplumda, dinin ve dindarın yeri ne olması gerekir tartışması Cumhuriyetle birlikte devam etseydi bugün, bizim bir dindarlık sorunumuz kalmayacaktı” tespitinden bakarak krizin saiklerinin görülmesi mümkündür.
Geleneğin reddi, İslam coğrafyasının da krize girmesine neden olmuştur. Oysa gelenek bir kaynak ve hafızadır. O günden bugüne kadar çok kıymetlidirGelenek toplumsal hafıza olarak deneyimlerimiz olarak kabul edilmelidir. Gelenek bir kaynaktır, kutsal değildir. Ama değerli bir arşivdir.
Bunun açık örneğini İslam Dünyasında yaşanan Ehl-i sünnet, Selefilik gibi düşüncelerin çatışmasında ve kavgasında görüyoruz. Burada geleneksel olanla, yeni olanların oluşturduğu bir çatışma ve sorun alanı var. Örneğin İbn-i Teymiye ya da İbn-i Arabi arasında kavga etmemizin anlamı nedir? Namık Kemal ile Afgani arasında bir ayrım yaparak çatışmamız gerekiyor mu? Şu halde eğer sen bu geleneğe yeni bir şey ekleyeceksen, bir taş koyacaksan koy, yoksa dönüp niye kavga ediyorsun?
Her çağı kendi ikliminde değerlendirmek gerektiği ve farklı olduğunu anlamak gerekiyor. İbn-i Arabi’nin ruhunun şekillendiği iklim, Endülüs iklimidir. İbn-i Teymiye ise Harranlıdır ki bir taraftan Moğolların bir taraftan Haçlıların sıkıştırdığı, çaresizliğin, ümitsizliğin, birlik beraberliğin inanılmaz kenetlenmenin kıymet taşıdığı bir iklimdir. Her ikisinin de bakış açısı kıymetlidir. Öyleyse bunları bir biriyle düşman etmenin, bunları birbiri ile kavga ettirmenin ya da dönüp bugünden oraya dönüp onlarla kavga etmenin bir anlamı değersizdir. Bize düşen görev ve sorumluluk, bu geleneği kaynak olarak görüp, artık yeni bir şey söylemek, yeni bir şeyler ortaya koymaktır.
Sosyolojik olarak toplumsal değeri ve yeri olan bir kurumu aldığınızda onun yerine ikame edebilecek aynı değerde bir kurum ihdas etmek zorundasınızdır. Örneğin Osmanlı’da tekke, zaviyeler, dergâh, medrese gibi sosyal fonksiyonu olan kurumların kaldırılması bu alanda bir boşluk ortaya çıkardı. Bu yapılar, varlıklarını bir şekilde sürdürmeye çalıştılar. Bunu yaparken de geleneği olan dini gruplar tasavvuf geleneğe sahip yapılarda o geleneğin yapısına göre yeniden toplandılar. Bir geleneğe sahip olmayan yapılar ise yine kendilerini ifade edebilecekleri başka gruplarda bir araya geldiler. 1950’ye kadar Osmanlı’da olmayan dini gruplara atfen kullanılmayan anlamda ve içerikte yeni bir durumla; cemaat olarak tanımlanan gruplarla tanıştı.
Kültürler milli, medeniyetler evrenseldir. Türk Kültürü, Arap kültürü, Hint Kültürü bir araya gelip İslam Medeniyetini oluşturmuşlardır. Bir toplumun kendine has özel kültürel yapısını sonradan bir başka topluma montajlayamazsınız. Örneğin, Mısırın kültürel dokusu ile Malezya kültürü bizim dokumuzdan farklıdır. Hasan el Benna veya Seyyid Kutup’la mayalanan bir kültür bize taşındığında bizimle ne kadar uyum sağlar ki!
Tüm bunların; akademik düzeyde hem toplum bilimcileri, hem ilahiyat bilimcileri hem de siyaset bilimcileri tarafından akademik düzeyde araştırılması gereken konulardır. Örneğin FETÖ yapılanmasını ortaya çıkaran yapı nedir? Hangi şartlarda ortaya çıkmıştır? Bu yapılar toplumun inanç kodlarını nasıl yozlaştırmışlardır vb. Geleneği olan dini gruplarla, diğerlerini de birbirinden ayırmak gerekir. Buradan hareketle bir genellemeyle FETÖ gibi geleneksiz ve köksüz bir yapıyla kıyaslayarak geleneksel bir yapıya sahip dini grupları “bunlar da FETÖ gibi hastalıklı bir duruma düşer, bütün sivil toplum örgütleri, FETÖ gibi masum bir dini grup maskesi takarak devlete sızar ve dış unsurlarca devletin aleyhinde kullanılır” hükmüne ulaşamazsınız.
Bu düşünceye sahip olunduğunda toplumsal gerçeklikler sizin dayatmacı yanlış, devlet aygıtı ile mağduriyete neden olan vesayet eğilimli bir yapıya dönüşür. Sürecin sonunda da devlet gibi soyut bir yapıda kendi varlıklarını sürdürmenin, mağduriyetleri gidermenin, kimliklerini terör yoluyla tanıtma eğilimleri ve bu eğilimi suiistimal edilebileceği bir pozisyona bırakmış olursunuz.
Laiklik bir inanç değildir. Laiklik, bütün inanç kesimlerine eşit bir mesafede durabilme yeteneğini ve anlayışını gösterebilmenin, devletin hukuki zeminde duruşunun kavramsallaştırılmış yaklaşımıdır.
Cumhuriyetin kurucusu olan milleti bir tarafa itip, onun değerlerini ve kimliğini, inanç kodlarını yapay süreçlerle bozarak, tek başına sanki cumhuriyetin sahibi gibi davranarak elit bir gruba mal etmek toplumsal barışa her zaman zarar verir vermiştir de. Bu zararı de yine vesayetçi bir yaklaşımla çözmeniz mümkün de değildir.
İslam Dünyası dâhil bütün kültür ve değerlere saygı duyulması gerektiği Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “fikir isyanı” olarak tanımlayabileceğimiz “Dünya beşten büyüktür” ifadesinde bulmanız mümkündür
Bu topraklar; Anadolu, insanlığın son anasıdır. Bu ülkenin insanların erkeklerini maganda, kadın düşmanı, tecavüzcü gösterip Anadolu halkına saldıran, milletin irfanına ve ahlakına saldıran, tekil olaylar üzerinden hareket ederek, genellemeli çıkarımlar yapan zihniyet; kendisini bu ülkenin sahibi gören otoriter, baskıcı, vesayetçi, kendisini üstte gören kimliksiz, hastalıklı, tipolojik vakadır.
Buradan hareketle güncel siyasi tutum ve davranışa bakarak siyasilerin duruşuna bakarak söylemlerin ve eylemlerin geçici bir durum mu yoksa kimlik olduğunu da buradan anlamamı mümkündür.
Demokrasinin bir gereği olan seçimlerle hükümet olan AK Parti’yi kıymetli yapan şeyin onun artık bir kimlik halinde millet tarafından seçilmeye devamla milletin kimliği haline gelmiş olmasıdır. Zira hükümeti kıymetli yapan millet tarafından seçilmiş olmasıdır. Milli kimliğin duruşu da özellikle dış siyasete, milletin seçtiği hükümetin yanında olmaktır.
Milletin seçtiği hükümetin hemen yanı başında da “rasyonel muhalefet” olmalıdır; rasyonel, makul, milli, ülke çıkarları söz konusu olduğunda milli davranan bir muhalefet. Muhalefeti kişiler üzerinden değil, hükümetin eylemleri üzerinde yapılması, muhalefetin kimliği haline gelmelidir. Aksi halde hükümeti değil ülkeyi zaafa düşürürsünüz ki iktidardan sonra iktidara aday olan muhalefetin daha iyi yöneteceği bir milleti, devleti zaafa uğratması rasyonel değildir.
Tekil olay üzerinden milletin ahlakına ve irfanına saldırılması bizim ve bu milleti incitir. Merhametin, kardeşliğin, paylaşmanın yaşandığı, Dünyaya örnek gösterilebilecek iyilik şehirlerimiz var. Türk milleti, “ensari ve insani bir ahlakla”,tüm dünyaya insanlık dersi vermeye devam ediyor. Bu bir kimliktir. Bu milli kimliğin, kültürün medeniyet yolunda ilerlemesi de geleneksel kültürel kaynağından aldığı verilerle yeni, geleneği ile çatışmayarak, onu bir değer olarak görüp, üzerine bir değer katabileceğimiz çalışmalar yapmak zorundayız. Siyasi, iktisadi, sosyolojik, pedagojik stratejiler geliştirip yolumuza devam edip insanlığa yine örnek mirası yenileyerek kültür ve medeniyette model ülke, model devlet, model toplum olmak zorundayız.